Bonbon

Polyphylla_fullo

Haziran Böceği (Polyphylla fullo)

Halbuki ne güzeldi.

Mangal yakılmış. Kıpkırmızı közler üzerinde köfteler cızırdayarak pişmiş. Üstümüz başımız et kokuyor ama ne gam. Sabah uyanır uyanmaz atarız kendimizi denize geçer. Yetmemiş atmışız patlıcanları ateşe, hatta üstüne kahvelik kor bile kalmış.

Masa toplanmış. Kadehlerde kalan son yudum rakılara gözler takılmış. Devamını mı içsek, biraya mı dönsek diye herkes birbirine sorarken kendi içini tartıyor.

Okumaya devam et

Reklamlar

Deniz Feneri

Denize, denizi sevenlere, denize çıkıp dönenlere/dönemeyenlere, gidene/kalana, endişeli gözlerle bakanlara, duygu dolu yol arkadaşlarına ve her zaman deniz feneri gibi parlayanlara gelsin bu yazı.

 

 

Güneş denizin ardından cızırtılar çıkararak sönüyor. Kara bulutlar uzaktan insanın sırtında ürpertiler yaratacak şekilde yanaşıyor. Yavaş ama emin adımlarla. Kumlara akşam serinliği henüz çökmemiş.

Okumaya devam et

Yeşil Hortum

Yazıda tıkandığımız, nereden başlayacağımızı bilemediğiniz zamanlar için Duygu hocamız harika bir alıştırma yaptırdı cuma günkü dersimizde. Kitap cümleleri bu iş için biçilmiş kaftan. Bir öykünün, romanın ya da istediğiniz bir yazının ilk cümlesini alıyorsunuz. Devamını kendiniz getiriyorsunuz. Tabii mümkünse önceden okumadığınız ya da hatırlamadığınız bir yazı olması daha iyi. Böylece etki altında kalmadan akıp gidiyorsunuz.

Süremiz 15 dakikaydı ve cümlemiz Emine Bayındır’ın Karabatak Dergisinde yayımlanan Dil Çıkaran Ağaçlar adlı öyküsünün ilk cümlesiydi; “Ben evlenirken, babam ağaçları suluyordu.” Aşağıda benim yazımı bulabilirsiniz. Öykünün orijinali için link de vereyim. Aklınızda kalmasın. http://www.karabatakdergisi.com/oyku/dl-ckaran-agaclar
Okumaya devam et

Bakış

Bir zamanlar station reno arabalarla okula gittiğimizi hatırlar mısınız? Çok acayip değil mi? Bir sürü çocuk minicik arabanın içinde sıkış tepiş. Emniyet kemeri mi, o da ne? Bagajda falan otururduk. Benim ilkokul servisim sarı (en azından aklımda öyle kalmış) bir renoydu. Masmavi gözlü şoför amcamız vardı. İsmini hatırlayamıyorum. Tek hatırladığım bana çakır kızım ya da mancarak dediği. Yazı yazarken nerelerden neler geliyor insanın aklına. O servisin fotoğrafını bulursam eklerim belki. Ama önce geçen haftalardan bir ödevim olan yazıyı paylaşayım…

 
“Ders çalışmaya gelsene bize bugün” demişti. İki örgü yapmaktan sıkıldığım uzun, sarı saçlarımı güneşe sermeye yeni yeni başlamıştım. Onunsa sesindeki çatlaklar, burnunun altındaki karaltılar henüz belirmişti. Gözlerinde, farklı bir bakış vardı o gün. Her gün “bisiklete binelim mi” diye sorarken olduğundan çok daha farklı bir bakış.

Okumaya devam et

Yağlı Tütün Kokusu

Perdeler çekilmiş. Günün zaten kendini zor aydınlatan ışığı bir gram bile içeri girmiyor. Hastalığın getirdiği ağır koku odadan taşıp evin geri kalanına yayılmış. Güneşte kalmış idrar gibi burnunu yakıyor insanın.

Zorla gören gözlerinin hangi gözlüğe ihtiyacı olacağını bilmediğin için başucunda çeşit çeşit çerçeveler parlıyor. Kitaplar. Başucunda, yatağının kenarında, elinin altında… Yarım kalmış çoğu. Ya kenarı kıvrılmış ya da arasına peçete sıkıştırılmış. Nereden devam edeceğini bilmen lazım.

Okumaya devam et

Kasım soğuğu

Bir süredir Yeşim Cimcoz Yazı Evi‘nde yazı atölyesine devam ettiğimi çoğunuz biliyor. Duygu Karataş hocamla çok keyifli yazı alıştırmaları yapıyoruz. Çalıştığımız her konunun birbirinden değerli katkıları oluyor bana.
Belki siz de yazmayı seviyorsunuz ve henüz yolunuzu bulamadınız ya da neyi nasıl yapacağınızı biraz daha keşfetmek için bir atölyeye katılmak istiyorsunuz. Ama zamanınız yok. Bunun için size yine Yazı Evi tarafından hazırlanan Sanal Yazı Atölyesi‘ni tavsiye ederim. Farklı konularda eğitimler alabilirsiniz, üstelik de online olarak.
Geçenlerde Yeşim Hanım bir güzellik yaptı. İçinde çok güzel alıştırmalar olan, yedi günlük ücretsiz bir sanal atölye açtı. Ben çok zevk aldım alıştırmalardan. En güzeli de müzikle çalışmaktı. Bize verdiği şarkı gençliğimin vazgeçilmez parçalarından November Rain‘di. Kasım Soğuğu yazısı da böylece çıktı. Umarım okur, beğenirsiniz.

Okumaya devam et

Ayakkabı Teki

Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum doktor bey. Gerçekten geçmişte yaşamış gibiyim onunla. Belki de önceki hayatlarımdan birinde. Aslında daha ilk anda başladı her şey. Gördüğüm anda tanıdığımı biliyordum onu. Görünüşü müydü, sesi mi yoksa çevresine yaydığı o görünmez parıltı mı bilmiyorum. Ama onu tanıyordum. Hem de en yakınım olarak. Hakkında hiçbir şey bilmediği birini nasıl tanır ki insan? Sürekli düşünüyorum. Hep böyle titremeyle geliyor, bakın işte böyle. Ellerim. Önce onlar koy veriyor kendini. Sonra duramıyorum. Sarsıla sarsıla saatlerce ağlıyorum. Sanki bir parçamdan ayrılmışım gibi.

Okumaya devam et